Content feed Comments Feed

New Internationalist dergisinden Mónica del Pilar Uribe Marín, Kolombiya’da hükümetle barış müzakerelerini sürdüren Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (ELN) gerilla komutanı ve müzakereci heyetinin lideri olan Pablo Beltrán ile sürece ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdi. Mesleği petrol mühendisliği olan ve 1970’lerin ortasından bu yana ELN içinde yer alan Beltrán, 1 Ekim’de başlayan ve 9 Ocak 2018’desona erecek olan karşılıklı ateşkesin sona ermesine kısa bir süre kala müzakerenin gidişatı ve bundan sonraki politik hedef ve çizgilerine dair soruları yanıtladı.


Mónica del Pilar: Bu barış süreci ile önceki girişimler arasındaki fark nedir?

Pablo Beltrán: İlk kez, dört yıllık gizli tartışmalar sürecinde bir gündem oluşturuldu ve bunda iki nokta belirlendi. Birincisi, silahlı isyana sebep olan ekonomik, toplumsal ve siyasi faktörleri ortadan kaldıran dönüşümler olmalı. İkincisi, şiddeti siyasetin dışına çıkarmak. Gerilla örgütü, iktidarı askeri araçlarla elde etme arayışını, rejim ise iktidarını silahla korumayı sonlandıracak.

- Şu anda daha mı hazırsınız?


Evet, çünkü iki yıl önce ELN Ulusal Kongresi bize masaya oturma ve muhatabımızın, yani rejimin barış arzusu olup olmadığını görme talimatını verdi. Diyalog delegasyonumuzun o zaman aldığı talimat, masayı hiçbir zaman terk etmememiz gerektiği şeklindeydi.

- Hükümetle müzakerede en zor konular neler?

Hükümet üyeleri tek taraflı taleplerde bulunuyor ve bir şeyleri dayatmaya çalışıyor. Emir almaya değil, müzakereye geldiğimizi söylüyoruz. Bu durum görüşmeleri kriz süreçlerine sokuyor. Sonrasında çözüm bulmaya çalışıyor ve yeniden başlıyoruz.

- Bu müzakerelerde sivil toplumun önemli olduğu konusunda diretiyorsunuz. Katılım nasıl gerçekleşiyor?

İnsanlara ne şekilde katılabilecekleri, deneyimlerinin neler olduğu sorularak başlıyor. Daha sonra teşhis, ihtiyaç duyulan değişimlere ilişkin sonuçlara ulaşma amacıyla Kolombiya demokrasisini inceleme evresine giriyor.

Hükümet, bu sürecin devam edebileceğini ancak bağlayıcı olmadığını belirtti. Bize göre ise bağlayıcı. Kolombiya’da nelerin değişmesi gerektiğine dair büyük bir ulusal diyaloga herkesi dâhil eder ve sonrasında onların söylediklerini dikkate almazsak bu, süreci gülünç duruma düşürür.

- FARC’ın tasfiyesine, hükümetin oyalamacılığı ve taahhütlere uymaması eşlik etti. Bu senaryo ile hevesiniz kırılmıyor mu?

FARC, barış sürecine “evet” diyerek net bir siyasi karar aldı ve hükümet de bu şekilde yanıt verdi. Bu, gelecek için iyiye işaret değil. Bu bize, rejimin süreci ileri taşıma arzusu konusunda yeterince birleşmiş olmadığını gösteriyor. Tabii bu bizim içimize büyük şüpheler yaratıyor. Sözden çok eyleme güvenmemizin nedeni bu.

- Tasfiye olan gerillaların öldürülmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yasal siyaset yapmaya çalışan insanlara saldırmak, barış anlaşmalarını engellemenin ve insanları öz savunma doğrultusunda hareket etmeye itmenin bir yolu.

- ELN’nin ve devletin mağdurları için nasıl telâfiler uygundur?

Mağdurların hakları garanti altına alınmalı; gerçek ortaya çıkarılmalı; sorumluluklar kabullenilmeli ve pişmanlık ifade edilmeli. Herkes “Bunu bir daha yapmayacağım” demeli. Bu temelde, savaş süresince gerçekleşenin tekrar edilmeyeceğine dair bir garanti var. Bu, mağdurlar için telafinin vazgeçilmez temelidir.

- Bir anlaşmaya varmanız halinde bu nasıl desteklenmeli?


Halkın katılımı sürecin sonunda değil, başından gerçekleşmeli. Halk planlamada, sorunların analizinde ve ihtiyaç duyulan değişikliklerde katkı sahibi olmalı ve bundan çıkan sonuçlara bağlı olmalı.

- ELN’nin uyuşturucu ticaretiyle nasıl bağlantıları var?

1980’lerden bu yana ELN kongrelerinin tamamı uyuşturucu ticaretini kategorik olarak reddetmeye taahhüt etmiştir. İllegal bitkilerin yetiştirildiği bütün alanlarda bu sürmektedir. Tüccarlardan bir vergi alıyoruz ancak mafya ya da kartellerle hiçbir ilişkimiz yok.

- ELN barışı istiyor mu?

Kolombiya’nın barış içinde olmasının yollarını aramaya devam etmemiz gerektiğine ve iktidar mücadelesinin, şiddete başvurulmaksızın devam etmesi gerektiğine inanıyoruz. Bundaki ısrarımız sürecek.

- ELN, FARC ile aynı şeyi yapıp kendi siyasi partisini kuracak mı?

Biz daha çok doğrudan katılıma dayalı demokrasinin örneklerinin inşasıyla ilgileniyoruz. Ancak partileri veya siyasi hareketleri temel alan bir mücadeleyi de reddetmiyoruz. Onları destekliyoruz. Bu hat ile mutabıkız fakat siyasi mücadeleye devam etmenin yegâne yolu bu değil.

- Siz ve ELN ne gibi hatalar yaptınız?

Bizim başlangıçtaki büyük hatamız, küçük bir gurubun devrimi gerçekleştireceğini düşünmek ve kendisi de mücadele eden sıradan insana değer vermemekti. Elde edilen en önemli değişimler onların baskıları vasıtasıyla gerçekleşti. Bu tutumun ELN’de günümüzde devam ettiğini düşünmüyorum.

Benim kendi hatalarım kendine aşırı güvenden kaynaklandı. Belki de yaptığımız şeye fazlasıyla inanmış durumdayım. Nasıl dinleyeceğimi bilirim ama böylesi bir köklü inanç çok sıklıkla başkalarını dinlemenizi güçleştirir.

- Sizce, nasıl bir hükümet halk için “iyi hükümet” olabilmeye en yakındır?

Bunu söylemek çok zor. İyi bir hükümet halkın katıldığı, toplumun basınç uyguladığı ve denetlediği ve sadece idareden sorumlu olmayan hükümettir.

- Donald Trump hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir imparatorluğun krizde olduğunu ifadesi olduğunu düşünüyorum. Onun çözüm olduğunu kastetmiyorum. Mevcudiyeti, ABD’nin ne kadar krizde olduğunun ölçüsü.

- Peki Beşar Esad?

NATO çevresinde öbeklenmiş Batılı güçler, kötü olsun ya da olmasın, Suriye devlet başkanına karşı savaşacaklar. Bu tamamen petrol kaynaklarına hâkimiyetle ilişkili. Bu onların ayıbıdır, petrol için savaşıyorlar.

- Nicolás Maduro ve medya savaşı?

Savaş, Chavistaları iktidardan uzaklaştırmak ve her şeyi, sahip oldukları dünyanın en büyük petrol rezervini oluşturan 300 milyar varil petrolden daha iyi pay alabilmek doğrultusunda 100 yıl önce olduğu hale döndürmek için.

Savaşın bir parçası da medya. Maduro ve devrimciler hatalar yaptılar. Şiddet kullanan aşırı sağ muhalefet de hatalar yaptı ancak yıllardan beri ABD’den hatırı sayılır düzeyde kaynak temin ettiler. Hâkimiyeti yeniden alırlarsa tekrar aynı şeyi yapacaklar. Venezuela halkının dış müdahale olmaksızın barışçıl biçimde zorluklarının, çelişkilerinin çaresine bakabilmesini umuyoruz.


https://newint.org/features/2017/12/01/eln-interview-colombia adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü'nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Raúl Zibechi: Sessiz ayaklanmalar

11 Aralık 2017 Pazartesi

Uruguaylı yazar ve siyasi teorisyen Raúl Zibechi, aşağıdan toplumsal hareketler ile bunların geçmişten farklı yapılarına ve potansiyellerine ilişkin bir yazı kaleme aldı.


Zapatizmo bildirilerinden birinde işaret edildiği üzere, büyük değişimler her zaman küçük hareketlerle başlar, tepedeki analistler ve büyük medya için görünmezlerdir. Binlerce insan büyük caddeleri doldurmadan önce, ezilenler, akademik çevrenin toplumsal hareketler dediği kitle etkinliklerinde daha sonra görünür hale gelecek olan başkaldırılarının “provasını” yaptıkları yeraltı süreçleri gerçekleşir.

Günlük hayatta meydana gelen bu değişimler, birbirleriyle doğrudan ilişkili gruplar tarafından üretilir, algılanmaları kolay değildir ve kitle eylemlerine dönüştürülüp dönüştürülmeyeceğini asla bilmeyiz. Bununla beraber, zorluklara rağmen hislerimizi keskinleştirirsek bir şeylerin değişiyor olduğuna dair sezgisel kavrama olasıdır.

Latin Amerika ülkelerinde buna benzer bir şeyler gerçekleşiyor gibi görünüyor. Coğrafyacıların toplumsal hareketlerle gerçekleştirdiği bir toplantıda (Uluslararası Tarımsal Coğrafya Sempozyumu, SINGA) Brezilyalı bir yoldaşım, ülkesinde bir “sessiz ayaklanmayla” karşı karşıya olduğumuz değerlendirmesinde bulundu. Sezgi, gerçek olgulara dayanır. Toplumsal hareketlerin bağrında ve toplumun en yoksul alanlarında değişime kadınlar ev gençler öncülük ediyor, devlete ve piyasaya tahsis edilmiş alanı boşalttırıyor.

Gerçek hareketler, kolektif şekilde hareket edip egemenlik dokusunu parçalarken dünyadaki insanların konumunu değiştirenlerdir. Bu noktada, içerdikleri karmaşıklıktan ve çoklu öznelerle etkileşiminden dolayı insan ilişkilerine dair kestirimler mümkün olmadığından, doğrudan ya da mekanik bir neden-sonuç ilişkisinin olmadığı anlaşılmalıdır.

Son yıllarda, çeşitli hareketler içinde sessiz değişim eğilimi gözlemleyebildim. Güney Kolombiya, Nasa ve Misak grupları arasında gençler, liderlerin kendilerine bol kaynak sağlayan devletle ilişkilerini geliştirmeye odaklanmalarından ötürü felce uğramış durumda olan toprak mücadelesiyle yeniden ilişkileniyor. Yeni bir Mapuche jenerasyonunun yenilenmiş güçler ile devlet baskısıyla yüzleştiği Güney Şili’de de benzer şeyler oluyor görünüyor.

Kuvvetli önderlik yapılarına sahip köylü hareketleri içinde de kadınlar ve gençler, kendilerini LGBT olarak tanımlayan bireyleri de içeren yeni tür tartışma ve önerilerle irtibatlanıyor.

Aynı zamanda, kendi alanlarını açan Brezilya ve Kolombiyalı akademik çevrelerce de takdir edildiği üzere üniversitelerde bile Quilombo* ve Palenqueler** inşa eden geleneksel siyah militan hareketinin tepesinde de giderek büyüyen bir aktivizm gözlemliyoruz.

Zapatista “escuelita”sı (küçük okul) sırasında bize takdir etmekten kendimizi alamadığımız şeyi, Zapatistaların yarıdan fazlasının 20 yaşın altında olduğunu ifade ettiler. Genç kadınların katılımı da dikkate değer. Zapatistaların davet ettiği sanat ve bilim toplantılarına katılanlar bu gerçekliği vurguluyorlar. Başka hareketlerde, erkek ve kız çocuklarının örgütlenmesi, daha yaşlı olanları dışarıda tutan meclislerle birlikte boy gösterir.

Toplumun tamamına ve özellikle de anti-sistemik hareketlere yayılan bu sessiz ayaklanmaya dair ne gibi düşünceler üretebiliriz? Henüz başlamakta olan tartışmayı tüketmeyi amaçlamaksızın üç değerlendirme öneriyorum.

Birincisi, kadınlar, siyahlar ve yerli halklar ile tüm halk kesimlerindeki gençlerde seyir halinde olan başkaldırı, hareketlerin içini etkiliyor. Bir taraftan, kurucuların yerine geçmeden gerekli olan nesil değişimini meydana getiriyorlar. Diğer taraftan, politik eylemi bu satırları yazanın açıkça tanımlayamayacağı yönlerde değiştirme eğiliminde olan şeyler yapmanın ve kendini ifade etmenin yöntemleri de bu değişime eşlik ediyor.

İkinci değerlendirme, birincisi ile yakından ilişkili olan nitel karaktere dair. Genç/dişil akın, hareketlerin içinde kendi ayırt edici özellikleriyle ayrıntılandırılmış soruların ve kültürlerin bir taşıyıcısıdır. Örneğin aşağıdan gelen kadınlar, ne klasik feminist söylemi ne de farklılıkların eşitliği söylemini yükseltmiyor; toplum, siyah, yerli ve halk feminizmlerinden bahsedenler olsa da bundan ziyade kavramsallaştırmaya cesaret edemeyeceğim yeni bir şeyi yükseltiyor.

Zapatista gençliğinin arzusu, müzik ve danslarının, sanatsal bir mevzudan daha fazlası olduğunu göstermek; bu, onların bilime dair mevzularıyla aynı. Mapuche ya da Nasalar gibi bazı durumlarda, dışarıdan, yalnızca eylem biçimlerine değil, aynı zamanda daha yaşlıların neredeyse terk ettiği mücadele geleneklerinin toparlanmasına odaklanan radikalleşme olarka değerlendirebileceğimiz değişimler gözlemlenebilir.

Üçüncü ve belki de en önemli değerlendirme, aşağıdan kadınların ve gençlerin akınının, Leninist tarzda devrim şeklindeki geleneksel teoriden ayrı, başka bir devrim fikrinin profilini çıkarıyor olmasıdır. Burada bir başka soru beliriyor: Quilombo/Palenque kodunda siyaset nasıl yapılır? Kadın kodunda siyaset nasıl? Aşağıdan kadınların ve gençlerin mevcut yapılara katılımını kastetmiyorum.

Yukarıdaki analist, her zaman onları geçmişin gözleri ve kavramlarıyla görme eğiliminde olsa da, halklar kendileri, yeni yollar açan cevapları verecekler. Bu, mevcut kurumları zapt etmekten ziyade yeni kurumlar inşa etmekle ilgilidir. Onları eski kavramlarla adlandırmak isterseniz, yeni dünyalar ya da yeni toplumlar yaratıyorlar: birinin kendi iktidarları, birinin kendi taban adaleti, bazen gelenekler ve başka zamanlarda halkların ortak aklı; sağlık, eğitim ve kapitalist olmayan mantıkta temellenmiş alanı zapt etmenin yolları.

Dünya, dünyamız hızla değişiyor. Bu değişimleri reddetmek, kapitalizmi gömen ve yıkıntılarının üstünde yeni bir dünya kuran dönüştürücü kapasiteyi geçersiz kılmak gibi olacaktır.

*Quilombo: Kaçarak kurtulan kölelerce Brezilya’da inşa edilen köyler
**Palenque: Kaçarak kurtulan kölelerce Kolombiya’da inşa edilen köyler


https://chiapas-support.org/2017/12/10/silent-insurrections/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız


Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, yaptığı açıklama ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma açıklamasını Filistin halkına ve haklarına karşı savaş ilanı olarak tanımlayarak, ABD’nin pozisyonunun, Filistin halkına karşı düşmanca varoluş ve Siyonist devletin Filistin halkına ve yurduna karşı işlediği suçların ortaklığı şeklinde olduğunu ifade etti.

FHKC ayrıca, Trump’ın iki devletli çözüm denilen şeye, yerleşim projesine ve barış süreci aldatmacasına “merhamet kurşunu” sıktığını belirtti. Cephe, Filistin yönetimini, müzakereye ve ABD egemenliğine bel bağlamanın yıkıcı deneyiminden gerekli dersleri çıkarmaya ve Oslo Anlaşması ile bunu takip eden ve buna bağlı bütün yükümlülüklerden çekilmeye davet etti.

FHKC, Filistinli kitleleri ve örgütlerini, çabalarını birleştirerek bu karara karşı halk hareketinin eylemi ve yükselişi vasıtasıyla ortak, pratik ve etkili yanıt vermeye çağırdı.

Cephe, “Kudüs için mücadele, bütün Filistin için mücadeledir. Bizim için Kudüs; Haifa’dır, Safad’dır, Yafa’dır, Gazze’dir, Ramallah’dır ve Filistin’deki her köy ve şehirdir” ifadelerini kullandı. FHKC açıklaması şu ifadelerle devam etti:

“Ayrıca cephe, Kudüs ve Filistin’e, Filistin ve Arap halkının haklarına karşı emperyalizm, Siyonizm ve Arap gerici rejimlerinin oluşturduğu komplo üçgenine karşı koyma ve bu planlara karşı direnmeye ilişkin uygun seçeneklere kapı açma ihtiyacını vurgular.

Arap kitleleri de, hegemonyasını sürdürmek amacıyla bölgeyi sürekli tutuşturmayı amaçlayan ABD emperyalizminin, bölgedeki Siyonist terörün birincil destekçiliği şeklindeki doğasını daha fazla açıklığa kavuşturan bu kararı açık bir şekilde kınıyor.

Kudüs her zaman, Filistin halkının ve Filistin devletinin başkenti olarak kalmaya devam edecektir ve emperyalist-Siyonist ittifak, kentin Arap kimliğini ve Arap ve İslam dünyasındaki statüsünü yok etmeye yönelik girişimlerinde başarılı olamayacaktır.”

http://pflp.ps/english/2017/12/06/pflp-our-struggle-not-trump-will-decide-the-fate-of-jerusalem/ adresinde yayımlanan açıklamadan çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Immanuel Wallerstein, sol toplumsal hareketlerin seçim siyasetiyle ilişkisinin olası olumsuz ve olumlu sonuçlarına ilişkin yazdı.


Sol toplumsal hareketler için esas zorluk hem kısa hem de orta vadede kazanmalarını mümkün kılacak seçim taktiklerini belirlemektir. Görünüşte, kısa vadede kazanmak, orta vadede kazanmak ile çelişir gibi gelir.

Kısa vadede, bir sol hareketin birincil hedefi nüfusun yüzde 99’u denilen kesimin, özellikle de en yoksul kesimin hayatta kalması için acil ihtiyaçlarını savunmak olmalıdır. Bunu yapmak için, tüm düzeylerde devlet kurumlarına hâkim olunmalıdır. Bu da seçimlere katılmak anlamına gelir.

Seçim yasalarının, iktidarın, seçilmiş yetkililerin bir kesiminden bunun zıttı bir kesime geçmesine müsaade ettiği her alanda sol hareketlerin mutlak ihtiyacı böylesi seçimleri kazanmaktır. Buna karşın böyle bir seçimi kazanmak, mevcut kapitalist dünya sisteminin yapısal krizinde ne tür bir sistemin (ya da sistemlerin) galip geleceği asli tercihine ilişkin orta vadeli mücadeleyi kazanabilme yetisini etkisiz kılabilir. Bunu önlemenin yolu asla seçim siyasetine kendini kaptırmak değildir.

Seçimlere kendini kaptırmanın, sol toplumsal hareketler üzerinde iki negatif etkisi vardır: Bu, onları orta vadede kazanma mücadelesi için örgütlenmekten uzaklaştırır. Ve bu durumu, ruhunu satmak olarak gören üyelerini hayal kırıklığına uğratır, çünkü dünya sistemini dönüştürme kararlılığı olmayan kişilere oy vermeye çağrılıyorlardır.

Bu sonuçlardan kaçmayı olası kılan herhangi bir seçim taktiği var mıdır? Olabileceğini düşünüyorum. Yapılacak ilk ve bir bakıma en kolay şey, kısa ve orta vade zamansallıkları arasındaki farkı ve seçim taktiklerinin mücadeledeki yerini sol hareket içinde enine boyuna tartışmaktır.

Sol toplumsal hareket içinde sadece bu konuyu tartışmak, sol hareketi bir arada tutmaya ve karşılıklı güveni yeniden sağlamaya yardımcı olacaktır. Tartışma, iki en büyük tehlikeye ilişkin olmalıdır. Kısa vadede, seçimleri kazanmak dünyayı dönüştürmek ile hiç alakadar olmayan birçoğunun oyunu gerektirir. Bu insanlar destekleri için bir bedel talep edecek.

Ne kadar büyük bir bedel olacağı çeşitlilik gösterecektir. Sol toplumsal hareket tarafından ne kadar az bir ödeme yapılabileceği de çeşitlilik gösterecektir.

Bir diğer tehlike hayal kırıklığıdır. Yine her bir durum değişkenlik gösterir. Ancak hayal kırıklığı ile mücadele etmenin yolu her zaman yanılsamaları önlemektir. Ulusal ya da yerel zaferler tabii ki kutlanmalıdır. Ancak bu zaferlere asla, en yoksul kesimi korumayı hedeflemiş geçici zaferlerden fazlasıymış gibi yaklaşılmamalıdır.

Sol toplumsal hareketlerin, seçim siyasetinin tehlikeli sığlıklarında seyretme konusunda başarılı olması imkân dâhilinde. Seçim siyaseti ile sarmaş dolaş olmayarak ve bunları koşulsuz biçimde reddetmeyerek, kısa vadede kazanmanın aslında orta vadeli mücadele için üyelerini eğitebileceğini anlayabilirler.

Bu şekilde, sol toplumsal hareketler ikisini –kısa vadeli ve orta vadeli çarpışmada kazanma- fiilen aynı anda yapabilirler. Aslında, ikisinin birbiriyle çelişmesi şöyle dursun, sol toplumsal hareketin her iki çarpışmada başarılı olmasını yegâne yolu budur.


http://agenceglobal.com/2017/12/01/left-social-movements-what-electoral-tactics/ adresinde yayımlanan metinden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

itsgoingdown.org, Rojava’da Enternasyonalist Akademi kurma çabasında olan Almanyalı Baz Sor ve Bêrîtan Tolhildan ile bu çabalarına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdi. Ağustos ayında gerçekleşen söyleşide Sor ve Tolhildan, akademi çabalarının kapitalizm içindeki yaşam biçimine ve kapitalist moderniteye karşı “başka bir dünyanın mümkün olduğu” umudunu yeniden yaratmayı amaçladığını ifade ediyorlar.


- Rojava Enternasyonalist Komünü nedir? Proje nasıl yola çıktı?


Baz Sor: Proje aslen, bir süre sivil yapılarda çalışan yoldaşların ortaya attığı bir fikirdi. Başka enternasyonalistlerin Rojava’ya gelerek sadece YPG ve YPJ gibi askeri yapılarda yer almalarının değil, kendilerini eğitmelerinin ve kamusal işler gerçekleştirmelerinin önünü açmak gerektiğini hissetmişler. Bu görevi yerine getirmek için başlangıçtan beri birlikte çalıştığımız YCR (Rojava Gençlik Hareketi) ve YJC (Genç Kadın Hareketi) ile temasa geçtik ve bir Enternasyonalist Akademi oluşturmayı önerdik. Bu akademide, enternasyonalistleri sivil yapılara entegrasyona hazırlamak üzere dil, kültür, ideoloji, tarih vb. konularda üç aylık bir perweder/eğitim önerdik.

Bêrîtan Tolhildan: Öz yönetimle çalışan eş güdümlü bir projeyiz. Haliyle de Rojava toplumunun bir parçasıyız. Enternasyonalistler olarak içinde çalıştığımız yapılardan bazıları Rojava özgür kadın hareketi olan Kongreya Star, Ekonomi Komisyonu, Zinema Komuna, Sanat ve Kültür Akademisi, Jinwar özgür kadın köyü ve Jineoloji Akademisi. Buraya ne Avrupa merkezci kültürü benimsetmek ne de kuzey Suriye toplumundan birilerine devrimin nasıl yapılacağını öğretmek için gelmedik, bir gün devrimin bir parçası olmak üzere toplumun bir parçası olmaya geldik.

- Komünün bir parçası olmak ve toplumda çalışmak için ne tür beceri ve bilgiler gerekiyor?

Baz Sor: Önceliğimiz açık biçimde bölgede konuşulan dillerden birini öğrenmek; Arapçanın Hint-Avrupa dillerinden gelen insanlar için daha karmaşık ve ilgisiz olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, öğrenmesi en kolay dil olan Kürtçeyi öğreniyoruz ağırlıklı olarak. İkinci olarak; doktor, mühendis, öğretmen, enerji uzmanı vb. yokluğu gibi, bu zor zamanlarda bizleri sıkıştıran temel ihtiyaçları temin etmeye çalışmalıyız. Ancak sadece profesyonel altyapıya sahip insan arayışımız yok; web sayfamızda da vurguladığımız üzere biz ne bir sivil toplum örgütüyüz ne de turistiz, en çok istediğimiz şey kendini devrime adamış ve politik bilinçle gelen insanlar.

- Başlıca amaçlarınız neler?


Bêrîtan Tolhildan: Temel amacımız, burada yer alacak olan Enternasyonalist Akademi’yi kurmak. Bitirdiğimizde, üç aylık perweder/eğitimler sunacağız. Basit metinleri okuma kapasitesini edindirmek ve diyalog kurabilmek adına yoğunlaştırılmış derslerle Kürtçe öğreteceğiz. Aynı zamanda, devrimci teoriye ilişkin bilgimizi güçlendirmek adına Öcalan’ın ve evrensel düşünürlerin teorilerini de irdeleyecek ve tartışacağız. Buna ilaveten, direniş tarihini inceleyecek ve Meksika’daki Zapatista hareketi gibi geçmişin ve bugünün devrimlerinden öğreneceğiz. Bir diğer önemli boyut ise komünal yaşamı geliştirmek, zamanımızı ve kaynaklarımızı paylaşmak; devrimci kişiliğimizi daha öteye taşımak ve geliştirmek için eleştiri ve özeleştiri toplantılarımız oluyor.

- Perweder, Avrupa’da bilinmeyen bir kavram. Ne gerektirdiğini açıklayabilir misiniz?

Bêrîtan Tolhildan: Eğitim, devrimci hareketin ve daha çok Kürt özgürlük hareketinin temelidir. Perweder, halkların toplumsal gerçekliği ve tarihine, ideoloji, siyaset, etik ve estetiğe ilişkin kapsamlı ve analitik bir eğitim verme anlamına gelir; şöyle ki, insanlar kapitalizme ve ulus devletlerin emperyalizmine karşı mücadelelerde rol almalarına yardımcı olacak bir militan kişilik geliştirebilirler. Aynı zamanda, bize zorla yedirilen ana akım tarihe ilişkin eleştirel bir yaklaşım sağlayacağız, haliyle bu da kapitalist modernitenin gerçekliğini anlamamıza ve buna karşı savaşmak için araçlar üretmemize yardımcı olacak.

- Bölgedeki öz yönetim ve öz savunma ile ilişkiniz nedir?

Baz Roj: Rojava Gençlik Hareketi YCR ile doğrudan ilişkimiz var. Akademi fikrini onlarla birlikte geliştirdik ve bunu ileri taşımamız için bize desteklerini sunanlar da onlar. Daha önce de söylediğimiz üzere, toplum içindeki farklı merkez ve örgütlerle de çalışıyoruz. Ancak YPG ya da YPJ’nin bir parçası olmadığımızın altını çizmek isteriz. Öz savunma, ele silah alıp devrimin düşmanlarına karşı savaşmaktan ibaret değil; öz savunma, kapitalist yaşam biçimine ve hepimizin içinde bulunan ataerkil ve otoriter davranışa karşı da mücadeledir. Öz savunma aynı zamanda kendimizi kolektif biçimde eğitmek, özgür ve eşitlikçi bir yaşam biçimini öğrenip geliştirmektir. Bütün bunlar, bölgedeki yaşamın yeniden inşasına destek olmak, bölgede yaşayan toplumun bir parçası olmak için yapılır.

Bêrîtan Tolhildan: Bu devrimde ideolojik öz savunma bizim için çok önemli, çünkü Rojava’daki devrime ve topluma yönelik saldırılar sadece fiziksel değil. Örneğin Türkiye, gençleri uyuşturucuya alıştırmaya çalışıyor ve bunu Kobane’de net bir şekilde görebilirsiniz. Ayrıca Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin Mustafa Barzani’nin yönetimindeki partisi KDP de, siyasi koz elde etmek için bölgede kıtlığa neden olacak şekilde ambargo uyguluyor. ABD’nin neoliberal emperyalizmi askeri varlığı ile kapitalist yaşam biçimini içeri sokmaya çalışırken, Esad rejimi de etnik gruplar arasındaki nefreti ateşleyerek gerici ve feodal ideolojisini koruma iddiasında.

- Avrupa halklarına nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Baz Sor: Rojava’daki devrimin, istisnai bir durum olmadığı, insanlığın direniş kültürünün parçası olduğu ve bunun bir parçası hissetmemiz ve yaymamız gerektiği mesajını. Kapitalist moderniteye karşı mücadelenin örgütlenme, bağlılık ve çok çalışmayı gerektiren uzun erimli bir mücadele olduğu mesajını. Ve ancak birlik halinde kalırsak kazanabileceğimiz mesajını.

Bêrîtan Tolhildan: Yıkıma karşı yaşam savaşındayız. Kapitalist sistem, bugün bildiğimiz haliyle yaşamın imhasına neden olacak daimi bir krize girmiş durumda. Çabalarımızı buna karşı örgütlenmeye ve savaşmaya vakfetmeliyiz. Yaşadığımız toplumlarda alternatifler üretmeli ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna ilişkin umudu yeniden kazanmalıyız.

https://itsgoingdown.org/interviw-internationalist-commune-rojava/ adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

ROAR’dan Brecht Neven ve Marlene Schäfers, Brüksel’de yakın zamanda açılacak olan Jineoloji Araştırma Merkezi’nin kurucu üyelerinden olan Necîbe Qeredaxî ile bir söyleşi gerçekleştirdi. 18 yıldan bu yana Kürt haklarının savunucusu bir gazeteci olan Qeredaxî, jineoloji kavramı, jineoloji-feminizm ilişkisi ve Kürt özgürlük hareketinin kadın hareketi ile ilişkisine ve genel hedeflerine dair ROAR’ın sorularını yanıtladı.




- Jineoloji nedir ve ne için mücadele eder?


Jineoloji kelimesi, iki kelimenin bileşimidir: Kürtçe, “kadın” demek olan jin ve Yunanca “söz” ya da “akıl” demek olan logos. Dolayısıyla kadın bilimi ya da çalışmasıdır. Bunu ilk kez duyanlar için jineoloji nedir? Jineoloji hem bir sonuç hem bir başlangıçtır. Kürt kadın hareketinin diyalektik sürecinin sonucudur, aynı zamanda modern toplumun ekonomi, sağlık, eğitim, ekoloji, etik ve estetik gibi sorunlarına ve çelişkilerine yanıtın başlangıcıdır. Sosyal bilimler bu sorunlarla ilgilenirken, bir yandan da hüküm süren hegemonyadan etkilenmiş bir biçimde kalmış ve el altındaki sorunları, özellikle de erkek ve kadın arasındaki ilişkileri çarpıtmıştır. Bu sebeple jineoloji, çalışma alanına dair yeni analizler önerir.

Analizimizi hangi temele dayandırıyoruz? İlk olarak, Kürt özgürlük hareketi içindeki Kürt kadın hareketinin evriminin diyalektiğine. Başlangıcından bu yana, Kürt özgürlük hareketi sadece milliyetçi çelişkilere karşı mücadele etmemiş, aynı zamanda Kürt toplumunun kendi içindeki çelişkilere karşı da mücadele etmiştir. Bu nedenle, aynı anda hem ulusal mücadele hem de toplumsal cinsiyet mücadelesiyle meşgul olmuştur. Kürt özgürlük hareketi, mücadelesine, kadınların tarihsel bir potansiyel teşkil ettiği Mezopotamya’da başlamıştır. Jineoloji bu potansiyele ve bunun ardındaki tarihsel gerçekliklere odaklanır. Bizim için ikinci referans noktası, bugün Kürdistan’daki gerçekliklerdir, tahrip edilen ve tâbi tutulan ancak yine de varlığını sürdüren bir doğal toplumun gerçeklikleridir.

- Jineolojiyi kim ve neden geliştirmiştir? Jineoloji, yalnız son zamanlarda dolaşıma giren bir kavram gibi görünüyor.

Bugün Kürt kadın hareketi çok büyük ve kurumları anlamında epey gelişmiş durumda. Temel seviyede bir öz-örgütlülükten, askeri birliklere ve kadın partisine sahip bir örgüte evrilmiştir. Şu anda kadın hareketinin adeta bir şemsiye olduğu andayız. Kürdistan’ın dört parçasının hepsinde, bu şemsiyenin altında yüzlerce sivil toplum örgütü, parti ve askeri birlik mevcut. Şimdi hareketin büyümesiyle birlikte, toplumu etkileme doğrultusunda öncülük edecek düşünce tarzına da ihtiyaç var. Bu gelişmeler birkaç entelektüel, seçkin ve öncü örgütün sınırlarına sıkışık kaldıkça, kalıcı bir toplumsal dönüşüm de olmayacak.

Geçmişe doğru gerileme riski her zaman vardır. Abdullah Öcalan’ın metinlerinden oluşan Özgürlük Sosyoloji’si 2008 yılında beş cilt halinde yayımlandı. Öcalan, üçüncü ciltte jineolojiyi, toplumun zihniyetini dönüştürebilecek bir bilim olarak önerir. Çünkü kesinlikle değişim söz konusu olsa da, bizim bu değişimi temel paradigma düzeyinde uzun vadeli ve efektif hale getirmemiz gerekir. Şu ana dek elde ettiğimiz ilerlemeyi sonuna kadar götürmek için kendimizi sadece reformla tatmin edemeyiz.

Öcalan, sağladığımız ilerleme bilimsel ve akademik açılardan desteklenmeyecekse ve erkekler kendilerini dönüştürmeyecekse, erkek iktidarın kendini yeniden tesis etme ve kadınlar tarafından ortaya koyulan potansiyeli ezme riski olduğunu söyler. Bu, yeni potansiyeller ve kalıcı toplumsal dönüşümü yaratmak için toplum bünyesinde toplumsal cinsiyet dönüşümlerinin de gerçekleşmek zorunda olduğu anlamına gelir. Bu öneriyi takiben, 2008 yılında jineolojiyi ve onu nasıl geliştirebileceğimizi tartışmak üzere yaklaşık 30 üyeye sahip bir komite oluşturuldu. O zamandan beri, Kuzey Kürdistan’ın birçok kentinde jineoloji komiteleri oluşturulmuştur. Rojava’ya bakarsak, burada çeşitli jineoloji merkezlerinin yanı sıra merkezi jineoloji akademisini de içeren çok sayıda jineoloji örgütü var. Avrupa’da jineoloji son üç-dört yıldan beri kadın hareketinin gündemindedir ve farklı ülkelerde çok sayıda konferans, seminer ve paneller organize edilmiştir.

Son üç yılda, bunun daha kurumsallaşmış hale gelmesi gerektiğini anlamaya başladık. Bu nedenle, 2016 yılının başında karışık altyapıları olan –gazeteciler, akademisyenler, kadın hareketi mensupları, entelektüeller- bizlerden bir grup bir araya geldik ve 207 yılında burada, Brüksel’de yani Avrupa genelindeki feminist hareketlerle daha yakından birlikte çalışmayı istediğimiz yerde Jineoloji Merkezi’ni kurduk. Çoğumuz gönüllüyüz. Para almıyoruz çünkü jineolojiyi herkesin üzerine çalışabileceği ve dahil olabileceği bir şey olarak işletmek istiyoruz.

- Avrupa’daki feminist hareketlerle temas kurmak istediğinizden bahsettiniz. Bu durum bende, jineoloji ile feminizm arasındaki ilişkiye dair merak uyandırdı. Jineoloji, feminizmden ne denli farklıdır? Ve aynı zamanda feminizmden de ne derece yararlanır?

Jineoloji, feminizme bir alternatif değildir. Bu net bir şekilde ortaya konulmalı. Feminizmden kurtulalım ve yerine jineolojiyi ikâme edelim demiyoruz. Bunu çok net bir şekilde söyledik ve burada bir kez daha tekrar etmek isterim. Bazıları jineolojinin Kürt feminizmi olduğunu söylemiştir ancak durum böyle değil; jineoloji, Kürt feminizmi değildir.

- Neden?

Çünkü Kürt kadın hareketi ilk ortaya çıktığında, Kürt toplumu içindeki çelişkileri analiz etmişti ve bunları, kadın hareketi vasıtasıyla çözmeye çalışmaya başlamıştı. Feminist hareketleri incelediğinde, feminizmin belirli parçalarını miras olarak alabileceğinin farkına vardı. Ancak Kürt toplumu ve Orta Doğu toplumları sadece feminizm vasıtasıyla dönüştürülemezdi. Biz feminizme yönelik eleştirel bir bakışa sahibiz. Feminizm, bir toplumun bütün sorunlarına, özellikle de Orta Doğu’da bütünsel bir perspektiften bakabilme yetisine sahip değil. Ayrıca, feminizm çok ayrışmış ve kendisini toplumsal gerçekliklerden koparmış durumda. Kendisini seçkinlerle sınırlamış.

Avrupa için doğru olan her zaman Orta Doğu için de doğru olmuyor. Kadınlar tabii ki tüm coğrafyalarda bazı şeyleri paylaşıyorlar fakat biz de farklıyız. Örneğin, Avrupa’nın bazı ülkelerinde kadınlar kürtaj hakkı için mücadele ediyor ancak Orta Doğu’da kadınlar hâlâ sünnet ediliyor, tecavüze uğruyor. Bu sebeple, feminist kadın hareketlerinin perspektifleri dünyanın birçok bölgesindeki gerçeklikler için yetersiz kalıyor.

Fakat bu, bizim, uluslararası kadın hareketinin mirasını kabul etmediğimiz anlamına gelmiyor. Jineolojideki referanslarımız, Batı feminist hareketinin mirasından ilhamını almıştır. Örneğin Büyük Britanya’daki Süfrajet hareketinden, Fransa’da devrim sürecindeki kadın komünlerinden, Alexandra Kollontai önderliğindeki kadın mücadelesinden, Almanya’da Rosa Luxemburg önderliğindeki kadın mücadelesinden, günümüz ekofeministi Maria Mies’den ya da Latin Amerika’daki kadın mücadelesinden. Tüm bunları mirasımızın parçası olarak görüyoruz, ancak aynı zamanda feminist hareketlerin epey Avrupa-merkezci olduğunu görüyoruz. Ek olarak, bu hareketler kapitalist sistemin ve ataerkil anlayışın iktidarını kabullenmişlerdir.

Birçok feminist, ataerkillik ve ulus devlet üçgenindeki bağlantıları görmüyor. BU üçgeni parçalara ayırırlarsa düşmanı parçalara ayırırlar. Sonra olan şey şu ki, bazı erkekler kapitalizme ve ulus devlete karşı savaşıyorlar ancak ataerkilliği sorunun parçası olarak görmüyorlar. Ya da bazı feministler sade ataerkilliği sorun olarak görüyorlar ama zihniyetin devlet ve kapitalizmle nasıl bağlantılı olduğunu görmüyorlar.

İki hafta önce Berlin’de bir konferanstaydım. Feminist dernekten birileri “Orta Doğu’da olanların bizimle ilgisi ne? Kadınlar silah taşıyor, bu doğru değil. Onların sorunlarını neden bizim ülkemize taşıyorsunuz?” şeklindeki düşünceleri içeren bir etkinlik düzenliyorlardı. Bu bir örnek. Tabii ki bütün feminist örgütler böyle düşünmediği gii bütün Alman kadınlar da böyle düşünmüyor. Ancak böyle yapan birçoğu var.

Almanya, Türkiye ve Suudi Arabistan’a silah satarken, Orta Doğu’da diktatörlükleri desteklerken, bunun karşısında durmak feminist örgütlerin sorumluluğudur ve jineoloji onları, bu konuda başarısız olmalarıyla eleştirir. Bu hareketler, toplumsal gerçeklerle çelişmemeli, küresel düşünmeye ihtiyaçları var. Jineolojinin bu hareketlere yeni enerji getirebileceğine inanıyoruz. Simbiyotik ilişki kurma ve feminist hareketin eleştirilerini değerlendireceğimiz ve jineolojiyi güçlü kılan şeylere dair birlikte çalışacağımız bir yer olarak ortak platform yaratma konusunda köprü işlevi görebiliriz.

- Kürt hareketi son zamanlarda Batı’da çok popüler hale geldi. Özellikle liberal ve solcu Batı medyasında IŞİD’e karşı savaşan Kürt kadınlarının çok sayıda fotoğrafını görmekteyiz. Bu, Batı için büyük bir cazibe kaynağı. Jineoloji perspektifinden, kadınların savaş ve öz savunmadaki rolüne dair fikriniz nedir? Kadınların silah taşımaması gerektiğine ilişkin eleştiriye yanıtınız nedir?


Bence bunun hem avantajları hem de dezavantajları var. Avantajı, terör örgütleri listesinde yer almasını da içeren şekilde uzun zamandan beri Kürt özgürlük hareketine uygulanan ambargoyu kaldırmış olması. Hareket, kriminalize edilmiş ve çok olumsuz biçimde gösterilmiş halde, ancak bu görüntü şu anda uluslararası ölçekte reddedilmektedir. Kürt özgürlük hareketi sadece Kürt toplumu ile ilgilenmiyor, aynı zamanda yan yana yaşadığımız Araplar, Asuriler, Süryaniler, Çeçenler, Ermeniler, Türkmenler, Azeriler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Şiiler gibi diğer etnisite ve inançlarla da ilgileniyor. Bu gözler önüne serildi ve Kürt özgürlük hareketinin daha olumlu bir görüntüsünü yarattı. Bu bir tarafı.

Öte yandan, gücün sadece bir silah mevzusu olarak görülmesi şeklinde dezavantajı var. Örneğin, Kadın Savunma Birlikleri’ndeki (YPJ) kadınlar, silahlarıyla IŞİD’e karşı savaşan büyük kahramanlar olarak tasvir edilmekteler. Peki burada söz konusu olan güç nedir? Öz savunma sadece bir silah meselesi mi? Ya da öz savunmanın başka biçimlerini düşünebilir miyiz? IŞİD ve sömürgeci zulüm yenildiğinde, savaş sona erdiğinde bu kadınların mücadelesinin de sona erdiğini mi söylemeliyiz? Esas sorunun başladığı nokta tam da budur. Kürt özgürlük hareketi için silahlar öz savunmanın araçlarıdır, ancak öz savunma sadece silahlar vasıtasıyla gerçekleşmez. Örneğin Avrupa’da insanlar silah taşımıyorlar ve yine de orta yerlerinde saldırıya maruz kalıyorlar –metrolarında insanla kendilerini patlatıyor. Dolayısıyla sizi koruması konusunda sadece devlete güvenemezsiniz.

Bu durum, toplumun kendisini örgütlenme ve zihinsel gelişme vasıtasıyla zihnen ve ideolojik anlamda nasıl savunacağı sorusunu getiriyor. Bir toplumun kendini savunmasının en önemli yöntemlerinden biri, özgürce birlikte yaşama anlayışının geliştirilmesidir. Yakın zamanda bunun en ilgi çekici örneklerini Şengal’de gördük. Örneğin Şengal’den bir kadın şunu söylüyordu: “Sünni Araplar daha dün yemekte misafirimizdi. Ertesi gün geldiler ve evimizi yıkıp kızımızı kaçırdılar.” Bu durum, o toplumda özgürce bir arada yaşamanın gelişmemiş olduğu anlamına gelir. Sünni Araplar, Şengal’e nasıl bakıyordu, bu insanlar nasıl birlikte yaşıyordu? Bu soruları yanıtlamamız için özgürce birlikte yaşama anlayışını geliştirmemiz gerekir.

- Öyleyse özgürce birlikte yaşamın, öz savunma için bir temel olduğunu mu söylüyorsunuz?

Evet, kesinlikle. İnsanlar birbirlerinden izole olmuş durumda, birbirlerine karşı hiçbir ahlâki ya da toplumsal sorumluluk üstlenmiyorlar. Toplum, bireysellik adı altında parçalanmış durumda. Jineoloji vasıtasıyla, birbirine karşı duyarlılık ve sorumluluğu yeniden geliştirmek istiyoruz.

- Bu anlamda silahlı mücadele, sadece başka bir şeyin başlangıcı mı?

Evet. Örneğin Halk Savunma Güçleri’nin (YPG), YPJ’nin ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) eğitiminin yalnızca küçük bir bölümü silah kullanımıyla ilgilidir; muhtemelen yüzde 20-25’i. Geri kalanı ideolojik, siyasi eğitim, kişilik gelişimidir. Çünkü amaç sadece IŞİD’in belirli alanlarını silah vasıtasıyla temizlemek değil, güvenilir toplumsal ilişkiler de tesis etmektir.

Örneğin YPG/YPJ veya SDG tarafından alınan alanlarda yerel halk tarım ve hayvancılığa teşvik ediliyor. 70 yıldan bu yana rejimin buğday ekimine izin vermediği bölgeler var. Ve silah taşıyan kadınların birçoğu şu anda Avrupa’da faaliyetlere katılıyor. Dolayısıyla her zaman başka bir şeyin, silahlar haricinde bir şeyin potansiyeli var. Bu insanlar toplumun bir parçası olabilir, bir örgüt oluşturabilir, sivil faaliyetlerde bulunabilir, toplumu eğitebilir, bir akademiyi işletebilirler. Sonuçta, önemli olan zihniyet düzeyinde dönüşümdür.

- Kürt hareketi içinde en önemli analitik araçlar toplumsal cinsiyet ve kimlik gibi, yani Kürt kimliği ve kadınların kurtuluşu gibi görünüyor. Sınıfın toplumsal mücadeleyi analiz etmede hâlâ ne derece bir araç olduğunu merak ediyorum.

Kürt hareketinin dönüşümüne bakacak olursak, 1990’lardan sonra birtakım köklü değişiklikler gerçekleştiğini görürüz. İlk başta Kürt hareketi esas olarak Marksist-Leninist fikirler üzerinde kurulmuş bir sınıfsal mücadele olarak başlatılmıştı. Paradigma değişiminin (1990’lardaki) temel boyutu, sınıf mücadelesinin zihnin sömürgeleştirilmesine dayandığının anlaşılmasında yatıyor. Klasik Marksizmde, sınıfsal farkların baskı ve mücadele için gerekçe olduğu fikri vardır. Ancak Öcalan, baskının zihinde meydana gelmesinden ve bunun başta kadınların ezilmesi olmasından dolayı öncelikle bu ezilmeye karşı mücadele etmemiz gerektiğini söyler. Kadınların ezilmesinin temel niteliği anlaşılmazsa hiçbir mücadele başarılı olamaz.

İlk adım olarak, zihinsel baskının nasıl uygulandığını sormamız gerektiğine inanıyoruz. Jineolojiye göre, bu baskı üç yolla uygulanır: birincisi, kadınlar cinsel olarak ezilmiş ve dolayısıyla nesneleştirilmiştir. İkincisi, kadınlar ekonomik olarak ezilmiştir. Ve üçüncüsü, mitoloji ve din gibi ideolojik dönüşümler bu ezilmeye katkıda bulunmuştur.

Jineolojinin yardımıyla, yapılacakları farklı bir biçimde yapmak amacıyla tarihin derinliklerine girmeye ve kadının görünmez kılındığı noktayı aramaya çabalıyoruz. Birçok insan, jineolojinin sembolünün neden bir kirmen (ip eğirme tekeri; ç.n.) olduğunu soruyor. Kirmen, annelerin 10 bin yıldan fazla bir zaman önce yarattığı ve bugüne kadar varlığını sürdüren bir araçtır. Bizler, kadın direnişinin bu sembolik ip boyunca nasıl evrimleştiğini araştırmak amacıyla tarih boyunca kirmenin ipini takip ediyoruz.

- Jineolojinin Kürt mücadelesiyle çok yakından ilişkili olduğunu görebiliyoruz. Ancak buradaki, Avrupa’daki kadınlar için jineolojinin önemi nedir? Jineoloji sadece Kürt kadınları için bir şey mi yoksa başka yerlerdeki kadınlar için de bir ilham kaynağı olabilir mi?

Jineoloji anlayışımızı iki aşamalı olarak göz önüne sereriz. Birincisi jineolojiyi tanıtma ve insanları onun hakkında bilgilendirme verme ile, ikincisi onu kurumsallaştırma ile ilgilidir. Son dört-beş yılda uluslararası düzeydeki çabalarımız, jineolojinin sadece Kürt kadınları için olmadığını göstermiştir. Gittiğimiz her yerde –Güney ve Kuzey Amerika’da, Avrupa’da, Avustralya’da- farklı panellerde, konferanslarda, seminerlerde büyük bir sinerjinin tesisini deneyimledik. Bize göre, bu durum bize doğru yolda olduğumuzu söylüyor.

Kapitalist sistemin büyük toplumsal krizler yarattığına inanıyoruz. Bu kriz sadece Kürt toplumunu ilgilendirmiyor, bilhassa Avrupa’da büyük etkisi var. Jineoloji vasıtasıyla sosyal bilimlere dair bir tartışma platformu yaratmak istiyoruz. Mevcut sosyal bilimlerin toplumsal kriz için bir çözüm olmadığını biliyor, ancak jineolojinin sosyal bilimler dâhilinde yeni akımlar ve tartışmalar yaratacağına inanıyoruz. Özellikle, Avrupa’daki feminist hareketler ile tartışma yürütmek üzere bir ortak platform oluşturmak istiyoruz. Avrupalı feministler ile tartışmayı çok önemli görüyoruz. Toplumsal cinsiyete ilişkin sorunların yanı sıra buradaki toplumsal krizin bir parçası olarak ortaya çıkan sorunları tartışmak istiyoruz. Mesela ırkçılık neden giderek güçleniyor? Bunun nedeni ne? Ekonomik kriz neden ilerliyor? Ve bu gerçekten bir ekonomik kriz mi, yoksa daha ziyade bir entelektüel kriz mi?

Ekonomi, sağlık, etik, estetik, yöntem ve şiddet sorunlarına ilişkin yeni bir düşünme yöntemi bulmak için bu konuları başka kadınlarla tartışmak istiyoruz. Bilgi üretiminin klasik yöntemleriyle, yargı reformuyla yapısal şiddete bir son veremeyiz. Bunun yerine daha derine inmeyi, şiddetin ve cinsiyet baskısının kökeninin nereden geldiğini sormak, öz savunma, birlikte yaşama, eş önderlik fikirlerini geliştirmek istiyoruz. Tüm bunları Avrupalı kadınlarla tartışmak istiyoruz.

- Merak ettiğimiz şeylerden biri de jineolojinin queer teori ile ilgili tutumu, çünkü queer teori de aslında sizin klasik Batı feminizmine yönelttiğiniz eleştirilerin bazılarını ele alıyor görünüyor. Siyah feministlerden ve diğer beyaz olmayan kadınlardan da, feminizmin fazlasıyla Avrupa merkezci olduğuna dair eleştiriler geliyor.Queer teoriye ve diğer feminizm eleştirilerine yönelik tutumunuz nedir?

Biz, toplumun bütün mensuplarını –farklı cinsel kimlikler ve toplumsal cinsiyet kimliklerini taşıyanlar da dâhil- baskı altında tutan bir kriz olduğuna inanıyoruz. Sistem, toplumu bölerek ve her bir parçayı farklı yöneterek işliyor. Jineolojiye göre her kimlik kendini ifade ve örgütleme hakkına sahiptir. Kapitalist sistem içinde ister dinsel, ister etnik ya da toplumsal cinsiyete dayalı olsun, bütün toplumsal kimliklerin kendini örgütlemeyi başaramadığını görüyoruz. Ancak aynı zamanda toplumda böylesi bir bölünme olmaması gerektiğine inanıyoruz. Kimliksel kategorizasyon, toplum içinde sistemin bizi daha fazla bölmek için kolaylıkla faydalanacağı uçurumlar yaratır.

Queer teoriyi daha fazla tartışmamız gerektiğine inanıyoruz. Jineolojinin teorisyen ve destekçileri olarak bizlerin, öğrenme sürecinin henüz çok başlarında olduğumuzu düşünüyorum. Queer teorinin toplumumuz için çok yeni olduğu açıktır. Ancak biz bunu daha fazla tartışırsak belki de toplum buna olumlu yanıt verecektir. Şunu da belirtmeliyim ki, çok normal bir şekilde Kürt özgürlük hareketi içinde trans bireyler de mevcuttu –bu, harekette hiçbir zaman üyelik reddi için gerekçe olmamıştır.

- Aslında, Avrupa sağının eşcinsel haklarını araçsallaştırdığına, aslen feminist olmasalar da queer ve feminist retoriği kullandığına bakınca, bahsettiğiniz şeyi gözlemleyebiliriz. Özellikle, sağ, siyah ve Müslüman erkekleri dışlamanın bir aracı olarak eşcinsel ve kadın haklarını araçsallaştırma konusunda çok başarılı oldu. İki yıl önce Köln’de yılbaşı gecesi meydana gelen olaylar (Köln’de 2016 yılbaşında meydana gelen ve faillerinin Kuzey Afrikalı ve Orta Doğulu erkekler olduğu belirtilen kadınlara yönelik toplu taciz olayından bahsediyor; ç.n.) sonrasında Almanya’da bunu çok açık bir şekilde gördük.

Orta Doğu’da feminist İslami hareketlerde de durum aynı. İslam’ı referans alarak toplum içindeki bütün toplumsal dönüşümleri yasaklamışlardı ve toplumu ezmek için İslami argümanları kullanıyorlardı.

- Bununla bağlantılı olarak, dinin rolüne nasıl bakıyorsunuz? Peki ya dindar erkekler ya da kadınlar; jineoloji içinde bunlara da yer var mı?


Biz dini ne tamamen reddediyoruz ne de doğru ve kucak açtığımız bir şey olarak sahipleniyoruz. Bunun yerine dine daha çok sosyolojik bir perspektiften yaklaşıyoruz. Din nasıl doğmuştur, mitolojinin kurumsallaşması haline nasıl gelmiştir? Bize göre, en temelinde din, kurumsallaştırılmış mitolojidir. Ancak din aynı zamanda bir direniş yöntemi olabilir.

İktidarda olanlar dini sık sık iktidarlarını meşrulaştırma aracı olarak kullanırlar. Onu temel alarak yasalarını oluşturmak, toplumu biçimlendirmek, rüyalarınıza bile giren egemen bir sistem kurmak için kullanırlar. Yaşamınıza bütün açılardan müdahale ederler. Mitoloji ve dinin iki evresinin, kadınlar için çok büyük geri bırakmalar getirdiğini biliyoruz. Örneğin kadının, Zeus’un alnından ya da erkeğin kaburgasından yaratıldığı fikri.

Bu sebeple, animizmden şamanizm evresine dek mitoloji ve dinin dönüşümlerini incelemenin önemli olduğuna inanıyoruz. Jineolojiye göre animiz de, şamanizm de aslında din biçimleridir. Animizm, doğanın gücünü temel alan bir inanış iken, şamanizm ataerkillik üzerine kuruludur. Şaman figürü, avcının maddi ve manevi güçlerini bir araya getirir; askeri komutan figürü ile birlikte, kadınların emek ve zihinlerinin sömürgeleştirilmesi vasıtasıyla kadınlar üzerinde egemenliğin kurulması için çekirdek olacak biçimde, din, askeri güç ve otorite üçgenini yaratır.

Bununla birlikte, biz dini inkâr etmiyoruz. Dinin savunduğu dini, manevi ve kültürel unsurlar içinde olumlu unsurlar da vardır. Dahası dini hareketler de hegemonyaya karşı direnmiştir; özellikle de soyut bir tanrısı olmayan, bunun yerine insanı merkezine alan Ezidilik, Alevilik, Zerdüştlük gibi inançlar.

- Feminizm içinde, toplumsal cinsiyetin toplumsal olarak inşa edildiği düşüncesi, kadın doğası ya da ruhu kavramına yönelik yüksek düzeyde kuşkuculuğa yol açmıştır. Kadın doğası kavramına ilişkin sizin fikriniz nedir?

Bu konu, bu yaz Köln’de gerçekleştirdiğiz kampımız süresince çok kritik bir tartışmaydı. Feminist kadın hareketlerinin de bunu henüz yeterince araştırmadığına inanıyorum. Şu ana dek meydana getirilen argümanların hepsi tek bir noktaya işaret etmiyor. İnsan varlığı, hem biyolojik hem de toplumsal bir varlıktır. Mevcut bilimler, çok önemli tarihsel gerçeklikleri reddetmiştir. Örneğin, bazıları kadınların doğası gibi bir şey olmadığını söyler. Ancak biyoloji, başlangıçta XY kromozomu değil, XX kromozomunun olduğunu kanıtlamıştır. Bu bize ne anlatır? Bu bize, kadının biyolojik varlığının, erkeğin biyolojik varlığını da kuşattığını ve tersinin doğru olmadığını anlatır.

Jineolojinin destekçileri olarak, kadın doğasının var olmadığı fikrine katılmıyoruz; bunun yerine bu soruyu daha fazla araştırmak istiyoruz. Sosyal bilimlerin, kadınlara ilişkin gerçekliğin inkârında rol oynadığına inanıyoruz. Kadınlara ilişkin gerçekliği inkârı bıraktıktan sonra bu gerçekliğin nasıl çarpıtıldığı ve bastırıldığına ilişkin soruyu konuşmaya başlarsınız. Eğer kadınlara dair bir gerçekliğin var olduğunu, ancak bunun biyolojik ve sosyolojik yönlerinin dönüştürüldüğünü kabul edersiniz bir tartışma yapabiliriz. Ama bir kadın doğası yoktur, hepsi bu derseniz, bu da, dini ya da mitolojik dogmatizmden çok da farkı olmayan bir dogmatizm biçimi olur.

Anaerkil sistemde, kadın doğası toplumsallaşmanın yolunu açmıştır. Bu toplumdaki akrabalık ilişkileri nelerdi? Mesela, neden erkek ve kız kardeşler arasındaki cinsel ilişkiye dair bir yasaklama vardı? Bu pozitif tabular nasıl yaratıldı? Bunlar kadın doğasının, kadının analitik ve duygusal aklının ürünleridir. Eğer bu kadın doğası değilse, kadın doğası nedir?

- Birçok ulusal mücadelede, kadın mücadeleleri ile ulusal mücadele birbirine paralel gitse bile, sonunda sıklıkla kadınların mücadelesini boyunduruk altına alan politik mücadele oluyor. Kürt kadınlarının mücadelesinin, politik mücadelenin yanında ikincil hale gelebileceği riski olduğunu düşünüyor musunuz? Buna ilişkin fikirleriniz neler?

Bir ulusal mücadele her zaman risklerle doludur. Orta Doğu’da bir ulusal mücadele, ona eşlik eden bir toplumsal cinsiyet mücadelesi yoksa başlı başına çok tehlikeli hale gelebilir. Terminoloji bakımından, Kürt özgürlük hareketi aslında artık bir ulusal mücadele yürütme değil, bir demokratik ulus mücadelesi yürütme iddiasında. Çünkü ulus demokratikleştirilmezse, bir başka ulusa karşı kullanılma riskini her zaman taşır. Bunu Güney Kürdistan’da görebiliriz: Orada otorite sahibi bir ulus var, ancak demokratikleşmediği için kendi toplumu için risk oluşturmayı sürdürüyor.

Dolayısıyla, ulus ile demokratik ulus arasındaki fark nedir? Bir ulusal mücadelenin hedefi, bir devlet yaratmaktır. Bir devleti devirmeyi ve yerine tek ulus, tek dil, tek tarih, tek bayrak ve tek kültüre dayanan yeni bir ulus devlet kurmayı amaçlar. Halbuki Kürt özgürlük hareketinin hedefi bu değil. Demokratik ulusun amacı, toplumun kendini demokratik özerklik vasıtasıyla yönetmesidir. Toplumun yönetimi, toplumun öz yönetimi haline gelir. Burada, dışarıdan toplumu yönetmek üzere gelen birileri yoktur, toplum kendini yönetir. Kurumlar bakımından, burada başka uluslarla paylaşılan meclisler ve komünler vardır. Mesela eş başkanlık sistemi Arapları, Türkmenleri, Ermenileri vb. kapsar.

Bu nedenle buradaki kuruluş fikri tek bir ulusun fikri değildir. Bu sistem en çok Rojava’da ilerledi. Burada farklı uslular, Kürt özgürlük hareketinin yapısı içinde kendilerini örgütlüyorlar. Kendilerini, Kürt özgürlük hareketi altında örgütlemiyorlar, ancak bu mücadeleyle Kürt hareketine paralel ve hareketle birlikte meşgul oluyorlar. Dolayısı ile bu, Kürtlerin, Araplar ve Türkmenleri örgütlemeye gelmesi değil. Bunun yerine Süryanilerin kendi silahlı birlikleri (Sutoro) var ya da Menbic Askeri Meclisi’nin kadroları Kürtler ve Araplardan oluşuyor. Bunun sonucunda, tüm cephelerde ulusal mücadelenin artık tek ulusun mücadelesi olmadığını görüyoruz. Bu bir demokratik mücadele.

Öcalan, konuşmalarından birinde Jin, Jiyan, Azadî-Kadın, Yaşam, Özgürlük ifadesini etkileyici bir ifade olarak kendisinin yarattığını söyler. Jin, Jiyan, Azadî neye karşı yöneltilir? Ölüm, cinsiyet ve kölelik formülüne karşı yöneltilir. Buradaki ölüm hem fiziksel hem de fikri ölümdür. Kölelik ise bütün toplumun kadın figürü vasıtasıyla nasıl köleleştirildiğine atıfta bulunur. Bu yüzden, söz konusu formül sadece Kürt kadınları için değildir, aynı zamanda diğer toplumların kadınları için de geçerlidir. Bu, demokratik ulus için mücadelenin ve toplumsal cinsiyet mücadelesinin her zaman birlikte yürütülmesi demektir.



https://roarmag.org/essays/jineology-kurdish-women-movement/ adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.


Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız

Jacobin dergisi, referandum ve akabindeki genel grevin ardından, Katalunya’nın sol/sosyalist siyasi hareketlerinden Halk Birliği Adayları (CUP) yöneticisi Lluc Salellas ile bağımsızlık hareketinin olası bir sonraki adımları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Bağımsızlık hareketinin en radikal bileşeni olarak tanımlanan ve 2015 yılındaki bölge seçimlerinde 300 binden fazla oy alarak parlamentoda 10 milletvekili ile temsil edilen CUP yöneticisi Lluc Salellas, Jacobin’in Avrupa editörü Ronan Burtenshaw’un sorularını yanıtladı.


İspanya hükümetinin referanduma karşı olduğunu 1 Ekim’den önce biliyordunuz, ancak referandumu bastırma girişimi sırasında uygulanan şiddet düzeyini bekliyor muydunuz?

Hayır, beklemiyorduk. Oy kullanma merkezlerine gelmelerini bekliyorduk, referandumu engellemeyi deneyeceklerini düşünüyorduk ama şiddet düzeyinin bu kadar aşırı olacağını düşünmüyorduk. Gelişigüzeldi, fotoğraflardan görebilirsiniz -yaşlılar, çocuklar- herkes tehlikedeydi.
Açıkçası bu karşılıktan dolayı polise ve de devlete yönelik ilk duygumuz öfkeydi. Bu konuda bölünmüş olsak bile halkın demokratik haklarına ve insan haklarına ilişkin bazı asgari müşterekleri paylaştığımızı düşünmüştük. Kırmızı çizgileri aşmaya ve İspanya’nın birliğinin halkın haklarından önce geldiğini açıklığa kavuşturmaya karar verdiler.

Başbakan Rajoy’un şiddeti inkâr ettiği ve İspanya’yı dünyaya örnek olarak tanımladığı referandum sonrası konuşmasına tepkiniz neydi?

Bir açıdan bu güvensizlikti. Rajoy’un politikalarını biliyorum ancak konuşmasını gerçekler üzerine kurmasını ümit ettim. Konuşması boyunca bazı noktalarda kahkaha atmaya başladım. Bununla birlikte, düşününce ne kadar sorumsuzca ve tehlikeli olduğunu fark ettim. Bu konuşma bana, mücadelemizin ne kadar önemli olduğunu hatırlattı –eğer kazanmazsak, devletlerin demokratik talepleri şiddetle yanıtlayabileceği fikri yaygınlaşacak. Bu hafta sonu Katalunya’daydı ama burada bitmedi. Bunun tüm Avrupa’da normalleştiğini görebiliriz.

Avrupa Birliği kuruluşları, şiddetin ardından Katalunya’nın net destekçisi olmadı. Avrupa Komisyonu, Rajoy’a cansiperane arka çıktı. Bunu bekliyor muydunuz?

Katalunya’ya yönelik son günlerde bazı dikkat çeken uluslararası destekler gördüğümüzü söylemeliyim. Yakın tarihte ilk kez Avrupalı liderlerin demokratik haklarımızı savunduğunu ve İspanya devletince uygulanan şiddeti kınadığını gördük. Bu küçük bir değişim ama önemli. Bununla birlikte CUP, AB’nin enternasyonalist bir kuruluş olmadığının farkında –AB bir “devlet ekibi”dir, dostlarını korumak doğrultusunda hareket eden ülkeler grubu. Statükoyu korumak ile ilgilenir. AB; her şeyden önce Katalunya’da neoliberal ekonomiyi hiçbir şeyin aksatmamasını umar. Bu nedenle hayal kırıklığına uğramadık, nasıl davranacağını zaten biliyorduk.

PSOE’den (merkez soldaki İspanya Sosyalist İşçi Partisi) Podemos ve İzquierda Unida’ya (Birleşik Sol) kadar İspanya solunun tepkilerine dair görüşünüz nedir?

İspanya siyasetinde iki blok mevcut. Bunlardan biri PP (iktidardaki sağcı Halk Partisi), PSOE ve Ciudadanos (merkez-sağ Yurttaşlar partisi) bloku: parlamentodaki vekillerin yüzde 71’i bu partilerden. Bunlar, Rajoy’un hafta sonu boyunca yaptığını savunuyorlar –birazcık fazla şiddet olduğunu söyleyebilirler ancak referandumu baskılamak için polis gücü gönderilmesini desteklediler.

Diğer blok Podemos ve İzquierda Unida. Birinci bloktan farklılar ve baskıyı gerçekten eleştirdiler. Katalunya’da bir referandumu açıktan desteklediler. Bununla birlikte, Podemos’un açıklamasının çok önemli bir bakımdan eksik olduğunu düşünüyorum: Rajoy’un başbakan olmaması halinde işlerin farklı olacağını söylüyorlar. Maalesef PSOE de aşağı yukarı aynı olacaktı. Özellikle de anayasayı değiştirmek için parlamentodaki vekillerin yüzde 66’sına sahip olmanız gerektiği için. Podemos, PSOE’yi Katalunya’ya farklı şekilde yaklaşması için etkileyebilecek olsa bile bundan çok uzaktayız.

Bu hafta sonuna kadar İspanya’nın başka yerlerinde Katalan bağımsızlığına destek çok düşüktü. Halk sınıfları arasında bile Katalan karşıtı hassasiyet olagelmiştir. Hafta sonu uygulanan baskının derecesinin bunu değiştirebileceğini düşünüyor musunuz?

Hafta sonu uygulanan baskı sonrasında, İspanya devletinin erdemli, Katalanların ise kötü adamlar olduğu inancını korumaları daha zor olmalı. Umarım insanların bazıları fikirlerini değiştirecekler. Ancak geniş çaplı bir değişim olacağı ihtimal dışı. İspanya’nın tek ülke ve tek halk olduğu düşüncesi ülke ve sınıflar genelinde gerçekten kuvvetli. Bunun değişmesi için muhtemelen üç ya da dört nesle ihtiyaç var –başka hükümetlerle, eğitimle, medyayla ve gerçekten farklı bir politik atmosferle. Bu kısa erimli bir proje değil.

Bu hafta sonu İspanya medyasının yaklaşım şekli, bu tutumun sürmesinin nedenlerinden birini gösterdi. Ne olduğunu yayınlayan sadece bir televizyon kanalı vardı. Diğerlerinde çizgi filmler, gezi ya da spor programları vardı. Bunları izlemek ve İspanya’da önemli bir şey yaşanmadığına inanmak mümkündü. Hatta baskıya dair haber yapan medya bile sıklıkla en çarpıcı görüntüleri göstermedi ya da oylamaya dair aksaklık iddialarını yayınlamayı tercih etti. Çok fazla manipülasyon vardı -ve bu yıllardan beri böyle.

Katalan bağımsızlığına dair İspanya solundan yöneltilen en yaygın eleştirilerden biri, bu hareketin kısmen ülkenin en zengin bölgelerinden birinde ayrılıkçılık üzerine kurulması, bu durumu destekleyenlerin çoğunun Madrid’e aynı miktarda gelir katkısı yapmak istememeleri üzerinden motive olmasına dair. Solcu bir bağımsızlıkçı olarak, bu argümana nasıl yanıt veriyorsunuz?

Bu argüman, sağcı bağımsızlık hareketinin mantığının bir parçası. Bu birkaç yıl önce “İspanya bizi soyuyor” sloganı ile birlikte öne çıkmıştı. Ancak bugün en önemli vurgulardan biri bu değil. Solcu bir İspanyol, Katalunya’ya gelir ve insanların toplantılarda ne söylediklerini dinlerse bu vurguları duymayacaktır. Demokratik haklar ve yurttaşlık haklarına ilişkin şeyler duyacaklardır. İnsanların, sadece işçiler olarak değil, Katalanlar olarak da İspanya devletinin artık kendilerini temsil edemeyeceğini savunduklarını duyacaklar.

Katalan parlamentosundan geçirdiğimiz son 15 yasa İspanya devleti tarafından yasaklandı. Ancak bunlar bağımsızlıkçı yasalar değildi –birçoğu sosyal yasalardı: örneğin zulümden kaçanlar için sığınak yapılmasına ilişkin bir yasa, enerji şirketlerinin, insanların elektriğini kesmesini yasaklayan bir yasa, daha yüksek asgari ücrete ilişkin bir yasa. Halkın yaşamında iyileştirmek yapmak için özerkliğimizi kullanmak istiyoruz ve bundan men ediliyoruz. Halk bunu görüyor ve yanıtını veriyor. Katalunya’nın geleceğine karar vermek istiyorlar ve bu, mevcut düzende mümkün değil.

Ancak özellikle para transferi sorununa dair birkaç yıldır CUP, bağımsız bir Katalunya’nın geçiş sürecinde İspanya’nın daha yoksul bölgelerine para vermesi gerektiğini söylüyor. Bunun kısa bir süre olması gerekmez, yirmi ya da otuz yıl olabilir. Bu bölgelerin birdenbire para kaybetmesini istemiyoruz. Biz enternasyonalistiz ve İspanya’nın işçi ve yoksullarıyla dayanışma içindeyiz.

Katalunya’daki genel grev ne kadar kayda değerdi? Etkisi ne olacak?


Bugün Katalunya tarihindeki en büyük genel greve şahit olduk. Grev, Katalan sendikal hareketi, bütün bağımsızlık yanlısı partiler ve Podemos’un bölgesel temsilciliği ile Barcelona en Comú gibi diğer sol gruplar tarafından desteklendi.

Çok geniş çaplı bir grevdi: küçük dükkânlardan kamu kurumlarına kadar neredeyse her şey kapandı, ulaşım durdu. Ürün transferini önemli ölçüde altüst edecek şekilde, toplamda 50’den fazla yol kapatıldı. Sadece Barcelona’da da değildi. Bölgesel başkentlerden biri olan Girona’da 50 bin kişilik bir gösteri gerçekleşti. Şehrin toplam nüfusu sadece 100 bin ve böyle olunca kent tarihindeki en büyük gösteri bu olacak.

Öte yandan grev, hafta sonu gerçekleşen baskıya karşıydı. Ancak aynı zamanda birçok cumhuriyetçi tema da vardı, insanlar Katalan hükümeti tarafından Katalan Cumhuriyeti’nin ilan edileceğini umuyorlardı. Bugünkü grevin ve gösterilerin boyutunun sürece hız kazandırmasını bekliyorum.

Birkaç gündür Katalan siyasetinde hızlı bir gidiş var. Bir sonraki aşamada ne olmasını bekliyorsunuz?

Bir sonraki adım Katalan parlamentosu tarafından ilandır. Ne getireceğini hâlâ tam olarak bilmiyoruz fakat bunun, bir cumhuriyetin ilanı olacağını umuyoruz. Hafta sonuna kadar bu gerçekleşmeli. Son günlerdeki kitlesel gösteriler hafta boyunca devam edecek ve bu ilan dolaylarında muhtemelen en üst noktasına ulaşacak. Bunu savunmak için sembolik eylemler de olacak, muhtemelen de buradaki ve İspanya’daki ekonomi üzerinde etkisi olacak eylemler.

Hedef; Katalan, İspanyol ve uluslararası temsilcilerin olduğu masaya bu deklarasyonu koymak ve müzakere etmek. Aynı zamanda Katalan hükümetinin bağımsız bir hükümet olarak hareket etmeyi deneyeceğini, Katalan halkını, yetkisine saygı göstermeye ve vergi ödeme gibi şeyleri ona yapmaya teşvik edeceğini umuyoruz.

İspanya devleti muhtemelen, özerkliğimizi kat’i bir şekilde sona erdirmek için anayasanın 155. maddesini kullanmayı deneyecektir. Diğer politik simalarla birlikte Katalan başkanını da tutuklayabilirler. Eğer bu olursa, sokaklar ayaklanacak ve esaslı bir karşı karşıya geliş olacaktır. Bağımsızlık hareketi, uzun erimli bir seferberlikte çok aktif olmaya hazır çok sayıda insan –tahminim 1 milyon kadar- barındırıyor. Bu büyüklükte bir hareketi bastırmak İspanya hükümeti için kolay olmayacak.

Ana hattını çizdiğiniz şey, sivil itaatsizliği içeren bir radikal senaryo. Ancak şu anda bağımsızlık hareketine merkez sağ ve merkez soldan isimler önderlik ediyor. Bunlar, böyle etkili bir kopuşa öncülük etmesini bekleyeceğiniz türden insanlar değil. CUP, bu karşı karşıya geliş kızışırken solun önderliği alacağını mı hesap ediyor?

Katalunya’da halk, 6 ya da 7 yıldan bu yana siyasi partilerin ilerisinde. Sokaklar hareketi ileri itiyor ve partileri daha az muhafazakâr olmaya zorluyor.

Senaryo, yukarıda sergilediğim haliyle gelişirse, partiler pozisyonlarını bu senaryoyu yerine getirecek şekilde kabullenecekler. İspanya devleti müzakere etmek istemiyor –bu nedenle merkezci politikalara yer yok, bunların mücadeleyi başka yöne çevirmek doğrultusunda alternatif yolları mevcut değil. Bu gördüğümüz gibi bir baskıyı ılımlılıkla karşılayamazsınız, halk buna destek vermeyecek. Son beş yılda Halk Partisi (PP) hükümeti durumu çözümlemek doğrultusunda hiçbir öneriyle ortaya atılmadı. Bunun değişeceğini düşünmüyorum.

Hareket halihazırda sola kaymış durumda –daha önce bahsettiğim yasalar bunun bir işaretiydi, bunlar, merkez sağ tarafından bile desteklenen sosyal düzenlemelerdi. Sokaklarda, Katalunya’da aşağıdan yukarıya yeni bir şeyin olduğu fikri var. Eğer konumlarını korumak istiyorlarsa, tüm siyasi aktörlerin buna saygı göstermesi gerekecek.

https://jacobinmag.com/2017/10/catalonia-referendum-spain-catalan-independence adresinde yayımlanan söyleşiden çevrilmiştir.

Çeviri: Gerçeğin Günlüğü

Gerçeğin Günlüğü’nü Facebook üzerinden takip etmek için buraya tıklayınız





Blog içi arama

En çok okunanlar

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İzleyiciler